ENGLISH
  Güncelleme: 01/06/2019

Avrupa Komisyonu 2019 Yılı Türkiye Raporu Basın Açıklaması

Değerli Basın Mensupları,

  • Avrupa Komisyonu bugün 2019 yılı Genişleme Paketini açıklamıştır. Genişleme Paketi, Genişleme Strateji Belgesi ile Türkiye dâhil tüm aday ve potansiyel aday ülkeler için hazırlanan Ülke Raporlarından oluşmaktadır[1].
  • Juncker başkanlığındaki Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan son Genişleme Paketi içindeki 2019 yılı raporları hem bir sona, hem de yeni bir başlangıca işaret etmektedir.
  • 2015 yılında göreve gelen mevcut Avrupa Komisyonu genişlemeyi öncelikli politika alanları arasına almamıştı. Ancak bu yılki Strateji Belgesi’nden de görüleceği üzere, artan jeopolitik sınamalar genişleme politikasını yeniden Birlik gündemine taşımıştır.
  • Avrupa Birliği (AB) kurumlarının, üye ülkeler arasında görüş birliği olmamasına rağmen, genişleme politikasına önem vermesi memnuniyet vericidir. Türkiye, Komisyonun Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’la biran önce müzakerelere başlanması görüşünü ve Bosna-Hersek için hazırlanan yol haritasını desteklemektedir.
  • Uluslararası sistemde ve bölgemizde köklü değişimlerin yaşandığı bir dönemde, genişleme politikasının stratejik önemi her geçen gün artmaktadır. Bu yılki Genişleme Strateji Belgesinde de vurgulandığı üzere daha güvenli, daha müreffeh ve daha güçlü bir AB için genişleme politikası kilit öneme sahiptir.
  • Genişleme Paketinin bir parçası olan 2019 yılı Türkiye Raporu, 1998 yılından bu yana ülkemiz için hazırlanan 21’inci Rapordur.
  • Aday ülkelerin Kopenhag siyasi ve ekonomik kriterleri ile AB müktesebatına uyum konusunda kaydettikleri gelişmeleri değerlendiren ülke raporları doğası gereği eleştireldir ve standartları yükseltme metinleridir.
  • Türkiye, Raporda yer alan tutarlı ve makul eleştirileri dikkatle not edecek ve reform çalışmalarında yapıcı bir unsur olarak kullanacaktır. Ancak haksız ve orantısız eleştirileri ise kabul etmemiz mümkün değildir. Ayrıntılı bir değerlendirmemiz Komisyonla ayrıca paylaşılacaktır.
  • Pek çok ortak sınamayla karşı karşıya bulunduğumuz kritik bir dönemde kaleme alınan bu Rapor, daha ziyade AB’nin kendi varoluşsal krizlerini yansıtmaktadır.
  • Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde de görüldüğü üzere, popülist akımlar Avrupa kamuoyunda karşılık bulmuş ve bu bakış açısı AB kurumlarına da sirayet etmiştir. Kurucu ideolojisinden uzaklaşan AB, kendi iç sorunlarından kaynaklanan önyargıları nedeniyle ülkemize tarafsız yaklaşamamakta, Türkiye’deki mevcut durumu doğru tespit edememektedir.
  • Katılım perspektifinden uzak bir dille kaleme alınan Raporda, ülkemizden “kilit ortak” olarak bahsedilmesi ve “ortak çıkarlara dayalı temel alanlarda stratejik yakınlaşma” vurgusu yapılması yetersizdir.
  • Türkiye, AB üyeliğine aday bir ülkedir. Üstelik Türkiye, müzakere süreci AB tarafından siyasi nedenlerle engellenen ve buna rağmen bu sürece sahip çıkan bir aday ülkedir. Türkiye yerindedir, AB’den uzaklaşması sözkonusu değildir.
  • Ancak bazı çevreler AB’yi Avrupa değerlerinden ve Türkiye’den uzaklaştırmaya çalışmaktadır.
  • AB, gerek Kıbrıs sorununu haksız bir şekilde önümüze çıkararak, gerek üye ülkelerin siyasi engellemelerine göz yumarak, katılım sürecimizi müzakereler başladıktan çok kısa bir süre sonra zora sokmuştur.
  • Kıbrıs sorunundan dolayı zaten 14 fasıl açılamaz ve hiçbir fasıl kapatılamazken, Raporda herhangi bir faslın müzakereye açılmasının öngörülmediğinin belirtilmesi, AB’nin güvenilirliğine, saygınlığına ve çıpa rolüne gölge düşürmektedir.  
  • Kıbrıs ve Yunanistan’a ilişkin AB’nin taraflı ve haksız tutumunun ülkemiz açısından bir anlamı yoktur. AB’nin üye ülkelerinin üçüncü ülkelerle sınırlarını belirlemek gibi bir yetkisi de yoktur.
  • AB, katılım sürecinin aday ülke üzerindeki dönüştürücü etkisini yok sayan bu yaklaşımla, kendi ilke ve kurallarıyla da çelişmektedir. Türkiye yıllardır “AB’nin tereddüdüne ve AB’nin bazı kesimlerce ulusal çıkarlar için kötüye kullanılmasına rağmen” katılım sürecine sahip çıkmıştır. Bundan sonra da aynı kararlılıkla yoluna devam edecektir.
  • Haziran 2018 Zirve Sonuçlarına atıfla, herhangi bir faslın müzakereye açılmasının ve Gümrük Birliğinin güncellenmesinin öngörülmediği belirtilirken, göç alanında AB ile aramızdaki işbirliğine övgüler yağdırılması, AB’nin Türkiye ile ilişkilerinde ne kadar “samimi ve yapıcı” olduğunu sorgulatmaktadır.
  • Sadece AB’nin çıkarlarına uygun alanlarda al-ver ilişkisi yürütmek gibi bir düşüncemiz yok.

Değerli Basın Mensupları,

  • Özellikle siyasi kriterler ile Yargı ve Temel Haklar Faslına ilişkin bölüm, Raporun belli çevrelerin iddialarını yansıtmaktan öteye geçemediğini göstermektedir.
  • Türkiye karşı karşıya olduğu tüm tehditlere rağmen, özgürlük-güvenlik dengesini sağlamak için yoğun çaba sarf etmektedir.
  • AB ülkemizin karşı karşıya kaldığı tehditlerin mevcudiyetini teslim etmekle birlikte, bu tehditlerin boyutlarını ve alınan tedbirlerin ne denli elzem olduğunu anlamaktan uzaktır.
  • Türkiye’nin demokratik düzenini, hukuk devletini, vatandaşlarının temel hak ve hürriyetleri ile toplumsal barışını korumak için verdiği mücadeleyi eleştirmek yerine, Avrupalı dostlarımızın Türkiye’yi desteklemelerini bekliyoruz.  Bu alanlarda Türkiye, AB üyelik sürecinden de bağımsız olarak ilerleme konusunda kararlıdır.
  • Bu çerçevede, Raporda terör örgütü PKK’nın AB’nin terör örgütleri listesinde yer aldığının vurgulanmış olması ve FETÖ’nün ülkemiz tarafından terör örgütü olarak görüldüğünün belirtilmesi önemlidir.
  • Ancak metnin genelinde FETÖ terör örgütünden, bir sivil toplum örgütüymüş gibi hâlâ “Gülen Hareketi” şeklinde bahsedilmesi kabul edilemez.
  • Yargı erki başta olmak üzere tüm devlet organlarına sızmış, hukuk devleti ve bürokrasi açısından büyük bir tehdit oluşturan sinsi FETÖ terör örgütüyle mücadelemizin anlaşılmasının neden bu kadar zor olduğunu Avrupalı dostlarımıza sormak istiyorum.
  • Raporda yer alan, OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nun etkili bir iç hukuk yolu olma niteliğine gölge düşürecek bazı mesnetsiz yorumlar ise AİHM’in içtihadına aykırıdır.
  • Unutulmamalıdır ki 12 Haziran 2017 tarihli Köksal v. Türkiye kararında AİHM, OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonunu etkin bir iç hukuk yolu olarak tanımıştır.

Değerli Basın Mensupları,

  • Raporda, OHAL kaldırıldıktan sonra siyasi reform sürecine yönelik attığımız önemli adımlara ve reformlar konusundaki irademize yeterince vurgu yapılmaması, teşvik edici bir tutum değildir.
  • Biz OHAL’in kaldırılmasının ardından Başkanlığımız eşgüdümünde üç kez Reform Eylem Grubu’nu topladık. Adalet, Dışişleri, Hazine ve Maliye ile İçişleri Bakanlarımız bir araya geldi. En son yaptığımız toplantıya Sayın Cumhurbaşkanımız başkanlık etti ve siyasi reformlara yönelik irademiz en üst seviyede vurgulandı, atılacak somut adımlar kararlaştırıldı.
  • Özellikle Vize Serbestisi Diyaloğu Sürecimizin ele alındığı toplantıda, Sayın Cumhurbaşkanımızın vize serbestisi sürecinin hızlandırılması yönünde talimatları olmuştur.
  • Kalan kriterlere yönelik kurduğumuz çalışma grupları, Europol’le işbirliği anlaşması müzakereleri dahil olmak üzere çabalarımız raporda vurgulanmıştır. Raporda da teyit edildiği üzere pasaportlarımız AB standartlarıyla uyumlu hale gelmiştir. 72 Kriterden kalan 6 kriter için çalışmalarımız devam edecektir.
  • Yargı alanında önemli adımlar atmayı sürdüreceğiz. Yarın Yargı Reform Stratejisini açıklıyoruz. Eş zamanlı olarak, İnsan Hakları Eylem Planını güncellemeye yönelik çalışmalarımızı da katılımcı bir anlayışla sürdürüyoruz.
  • Rapor döneminde, Türkiye Adalet Akademisi yeniden yapılandırılarak kurulmuştur.
  • Bunların yanı sıra, GRECO tavsiyelerinden biri olan hakim ve savcılara yönelik Türk Yargı Etiği Bildirgesi açıklandı. İnsan Hakları Tazminat Komisyonunun görev alanının genişletilmesi ve yargıda hedef süre uygulamasına geçilmesi gibi pek çok önemli adım atıldı.
  • Bu nedenle yargının işleyişi, ifade özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele alanlarında getirilen yanlı eleştirilerinin kabul edilmesi mümkün değildir.
  • Bütün bu saydığım hususlar, ülkemizin OHAL kaldırıldıktan hemen sonra, ne kadar güçlü bir şekilde reform gündemine döndüğünün göstergesidir. Ancak ülkemizin bu güçlü iradesinin Rapora yansımaması Avrupa Komisyonunun popülist dalgadan ne kadar etkilendiğini göstermektedir.
  • Halkımızın iradesiyle yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin daha ilk yılı dolmadan ve uygulama süreci tam olarak görülmeden eleştirilmesini ise önyargılı bir tutum olarak değerlendiriyoruz.
  • Burada bir kez daha vurgulamak isterim ki, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde yasama ve yürütme organları ayrı ayrı seçilmektedir. Yargı ise bağımsız mahkemelerin güvencesi altındadır.
  • Cumhurbaşkanının temel hak ve özgürlükler ile yasayla belirlenen konularda düzenleme yapma yetkisi yoktur. Ayrıca yeni sistemde, eski sistemin aksine, Cumhurbaşkanı hesap verebilir konuma getirilmiştir.
  • Raporda ülkemizde yapılan 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri ile 31 Mart Yerel Seçimlerine ilişkin bazı hususlara da yer verilmiştir.
  • Sözkonusu seçimlerin büyük bir katılım oranıyla gerçekleştiği vurgulanmıştır. Ancak 31 Mart Yerel Seçimlerine yönelik eleştiriler, köklü bir demokratik seçim geleneği olan ülkemiz tarafından kabul edilemez.
  • 31 Mart Yerel Seçimleri, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi tarafından gözlemlenmiş ve heyet, Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) yetkinliğinden etkilendiğini ifade etmiştir.
  • Hukukun üstünlüğüne inanan herkesin YSK’nın aldığı kararlara saygı duyması gerekir.
  • Türkiye demokratik olgunluğunu kanıtlamış bir ülkedir. YSK bağımsız bir kuruldur ve aldığı tüm kararlar seçmen iradesinin tereddütsüz tecellisinin sağlanmasına yöneliktir.
  • Göç konusunda AB ile devam eden işbirliğimizin olumlu sonuçları Rapor’da bir kez daha teyit edilmiştir. Türkiye 18 Mart Mutabakatında üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmiştir ve getirmeye devam edecektir. 4 milyondan fazla sığınmacıya evsahipliği yapan ülkemizin çabalarının takdiri önemlidir. Ancak külfet ve sorumluluk paylaşımı ilkesi uyarınca, özellikle göç yönetimi alanında AB’den daha fazla destek bekliyoruz.

 

Değerli Basın Mensupları,

  • AB’nin, “üye ülke dayanışması” adı altında, uluslararası hukuk ve ilkelerden aykırı yaklaşımı AB’yi ancak zayıflatacak ve saygınlığının yitirilmesine neden olacaktır.  
  • AB’nin Kıbrıs sorunuyla ilgili değerlendirmelerinde, Ada’daki gerçekleri dikkate alması, çözüm için teşvik edici olması ve ikili meseleleri AB sorunu haline getirmemesi, her şeyden önce kendi tarafsızlığı, tutarlılığı ve inandırıcılığı açısından gereklidir.
  • Ancak AB, GKRY’nin yaptıklarını adeta görmezden gelerek Raporda ülkemizin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon arama faaliyetlerini eleştiren ifadelere yer vermektedir.
  • Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarına ilişkin faaliyetleri uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru haklarına dayanmaktadır.
  • Defaatle vurguladığımız üzere, bölgede gerek en uzun kıyıya sahip ülke olarak kendi kıta sahanlığımızdaki hak ve çıkarlarımızı, gerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adası etrafındaki asli haklarını koruyacağız.
  • Ülkemiz bu bağlamda gereken her türlü adımı atmaktan bugüne kadar çekinmemiştir, bundan sonra da çekinmeyecektir.
  • Özellikle altını çizmek istiyorum. Türkiye, Ada'da iki halkın siyasi eşitliği ve iki kesimlilik temelinde kalıcı bir çözümü desteklemektedir.
  • Unutulmamalıdır ki Raporda yer verilen Rum tezlerine dayalı tek taraflı bakış açısı, Kıbrıs sorununun çözümüne katkı sağlamayacağı gibi, Doğu Akdeniz’in istikrarını da tehlikeye atacaktır. AB, ikili bir sorunu, Kıbrıs sorununu AB’ye ithal ederek hata yapmıştır. Bu hata başka sorunlara da yol açmaktadır. AB’nin bugün Balkan ülkeleri arasındaki sorunlara gösterdiği tarafsızlık tutumunu Kıbrıs meselesinde de göstermesi Ada’da çözüme yardımcı olacaktır.

Değerli Basın Mensupları,

  • Raporda Türkiye’nin AB ile ticari bütünleşme seviyesinin yüksek olduğu, bu alanda 2017-2018 döneminde daha da ilerleme sağlandığı, Türkiye’nin AB’nin beşinci, AB’nin ise Türkiye’nin en büyük ticari ortağı olduğu kayda geçirilmiştir.
  • Ayrıca, Hükümetimizin açıkladığı sıkı maliye politikası sayesinde piyasalarda güvenin yeniden tesis edildiği belirtilmektedir.
  • Bununla birlikte, ekonomik kriterler bölümünde de katılmadığımız bazı hususlar mevcuttur.
  • Raporda, Türkiye ekonomisinin Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleriyle baş edebilme kapasitesinin iyi düzeyde olduğu vurgulanmakla birlikte, ülkemizin son dönemde izlediği bazı geçici uygulamalar ve önlemler, işleyen piyasa ekonomisi kriteri açısından eleştirilmektedir.
  • Ülkemiz gerek ticaret gerek yatırımlar bakımından AB pazarıyla ileri düzeyde bütünleşmiştir. Bu nedenle AB’de yaşanan ekonomik sorunlardan ve küresel piyasalardaki dalgalanmalardan bire bir etkilenmektedir.
  • Özellikle geçtiğimiz yıl, küresel düzeyde yaşanan yapısal sorunlar Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından olumsuz bir tablo ortaya çıkarmıştır. Ancak Türkiye gerekli önlemleri alarak bu zor süreci, asgari hasarla atlatmıştır. Hükümetimiz bu süreçte rekabeti artırmaya ve iş ve yatırım ortamını iyileştirmeye yönelik yapısal reform adımları atmaya devam etmektedir.
  • Nitekim, AB müktesebatı kapsamında, genel uyum düzeyine ilişkin olumlu bazı değerlendirmeler de, Türkiye’nin işleyen bir piyasa ekonomisi olarak ne kadar gelişmiş olduğunu göstermektedir.
  • Raporda, 22 fasılda ülkemizin genel uyum düzeyinin iyi olduğu belirtilmekte, son bir yılda ise 20 fasılda çeşitli seviyelerde ilerleme sağlandığı teyit edilmektedir.
  • AB müktesebatına uyum çalışmalarının, katılım müzakerelerinden bağımsız olarak ilerlemesi beklenemez, bu nedenle yıllık bazda çeşitli iniş-çıkışlar yaşanması kaçınılmazdır. Ancak Raporda belirtilen uyum düzeyi, Türkiye’nin katılım sürecinde karşılaştığı siyasi engellere rağmen, AB müktesebatına uyum çalışmalarını sürdürmek konusunda ne kadar kararlı olduğunun en açık ifadesidir.
  • Ortak değerler üzerine kurulu, normatif bir güç olduğunu iddia eden AB'nin, Türkiye ile müzakerelerde 23 No’lu Yargı ve Temel Haklar ile 24 No’lu Adalet, Özgürlük ve Güvenlik fasıllarını açmamasının ise izahı yoktur.
  • Benzer şekilde AB’nin, bir taraftan Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sürecinin önünü tıkarken, diğer taraftan 30 No’lu Dış İlişkiler faslında Gümrük Birliği nedeniyle geriye gidiş olduğunu vurgulaması haksızlıktır.
  • Ülkemiz 20-25 yıldır üye olmadığı halde bazı dengesizliklere rağmen AB’yle Gümrük Birliği’ni uygulamaktadır. Avrupalı dostlarımızı bu hususta sağduyulu ve rasyonel düşünmeye ve iki tarafın da çıkarına olacak Gümrük Birliği güncelleme müzakere sürecini başlatmaya davet ediyorum.

Sonuç olarak,

  • AB’nin diğer aday ülkelere karşı sergilediği çıpa rolünü, Türkiye’ye karşı da sergilemesini bekliyoruz. Türkiye AB’den uzaklaşmak değil, katılım müzakerelerinin önünün açılmasını istemektedir. Gümrük Birliğini güncellemeyi, farklı alanlarda AB ile işbirliğini güçlendirmeyi ve üyelik sürecini ilerletmeyi arzu etmektedir.
  • Bu, tek başına Türkiye'nin istemesiyle değil, AB’nin vizyon, liderlik ve çıpa rolü sergileyerek bu süreci teşvik etmesiyle gerçekleşebilir. Bu açıdan bakıldığında 2019 yılı Genişleme Paketinin ve özellikle de Türkiye Raporunun en belirgin eksikliği, AB’nin bu süreçteki kendi sorumluluklarına ve taahhütlerine yer verilmemesidir.
  • Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanan güçlüklerin aşılması, yalnız Türkiye ve AB açısından değil, bölgemiz, uluslararası sistem ve küresel barış açısından da önemli kazanımlar sağlayacaktır.
  • Türkiye’nin AB üyeliği en zorlu ve en çok sorgulananı olsa da, gerçekleştiğinde, hem kendi, hem AB, hem de ötesindeki coğrafya açısından gelmiş geçmiş en yararlı üyelik olacaktır.
  • Zira hiçbir ülkenin üyeliği, Türkiye’nin AB’ye üyeliği kadar Avrupa ve geniş coğrafyasında yaşayan halklara, dış politikadan kültüre, güvenlikten enerjiye, ticaretten barışa, bu derece anlam ve değer katma potansiyeline sahip değildir.
  • Avrupa’nın ve AB’nin karşılaştığı en önemli sınamaların aşılmasında Türkiye’nin üyeliği anahtar konumdadır.

Teşekkür ederim.

 

[1] Arnavutluk, Bosna Hersek, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Türkiye



Güncelleme: 01/06/2019 / Hit: 3,126